KÂBE
|
Bismillâhirrahmânirrahim Kâbe karalara bürünmüş belinde altın sarısı kuşağıyla herkesin ışığa koşan kelebekler misali etrafında pervaz ettiği nazlı bir abide. Çünkü O, “Rahman ve rahim olan Allah’ın”, cisimleşmiş sembolik evi olarak, “Beytullah”, diye isimlendirilmiş. İşte İslam’ın ve insanlığın abideleştiği başlangıç noktasında, Allah’ın Evi’nde bulunmak apayrı duyguları terennüm ettiriyor. İnsan kafalarından oluşan bir insan seli dört köşeli binanın etrafında akıllara durgunluk veren bir güzellik içinde dönüyor dönüyor... "O'nu ilk gördüğünde yaptığın dua kabul olur" denir. Sen de dua et, yalvar yakar, bir dost bir sevgili gibi kabul et, elini sür, varsa göz yaşını dök, tüm samimiyetinle saygınla eğil, O'nu seyret tavaf et, Mekke’deki bütün günlerin gecelerin Mescidi Haram’da geçsin, kalbin nurlansın. Zira, bütün bu anlatılanlar O'nda mevcuttur. Aman Allah’ım ne müthiş ve cezbedici bir manzara. Sanki insanlar yıldız olmuş, galaksilerle beraber kâinat durmak bilmezcesine dönüyor, dönüyor. Gün geçtikçe dimdik azametli ancak o ölçüde sevecen bu nazlı gelini sevdiğimizi, bu sevgimizin zamanla bir tutku haline geldiğini fark ediyoruz. Acûn dağlarının siyah taşları ile birbiri üstüne döşenerek yapılmış, ne bir desen, ne bir süsleme ne de mimari bir estetiği olmayan bu binanın hacıları cezbetmesini, “Şüphesiz âlemler için, çok feyizli ve aynı hidayet olmak üzere konulan ilk ev elbette Mekke’de olandır”, ayetinin ifade ettiği mana ile açıklamamız mümkündür. Yaratıcının azametini, yaratığın aciziyetini, müminlerin samimiyetini daha iyi kavrıyoruz. Bizi sevgiyle kucaklayıp şefkatiyle kuşatan Sahibimizin (c.c.) misafirperverliğini iliklerimize kadar hissediyoruz. Başımı kaldırıp Beytullah’a baktığımda, her defasında içimi ürperten heybet ve azamet hali, yerini, ziyaretçileri kucaklamaya hazır dost bir veche bırakmıştı. “Bismillah, Allahu Ekber!” diye selâmıma, kalbimin gümbürtüleri cevap verdi. Kainatın kalbi Kâbe, Hacerü’l-Esved ise ilâhi tecellileri alan kalbdeki siyah nokta idi. Allah’ın Habibi, enbiyânın ve âşıkların busegâhı için bakın ne buyurmuştur: (İmamı Gazâli’nin Tirmizî’den naklettiği hadis-i şerif:) “Hacerü’l Esved, cennet yakutlarından, kıymetli taşlardan bir taşdır. Kıyamet gününde iki gözü ve söyleyen dili olduğu halde haşrolacak, kendisine hakkıyla ve sadakatle istilâm edenlerin lehine şehâdet edecektir.” Hacerü’l-Esved, bir başka ifade ile güzel bir yüzde, bütün nazarların yöneldiği sevimli, can alıcı bir ben gibidir. Tasavvuf ehli “Kâbe, insan-ı Kâmil’in gönlüdür.” şeklinde tanımlamışlardır. Tefekkür denizinde mânâ derinliklerine kulaç atarak, o mukaddes mekânın derûnî güzelliklerine nüfûz etmeye gayret ettik. Kâbe'de yapılan tavaf, Hakk'ın vasıflarıyla vasıflanmak demektir. Bunlar Hayat - İlim - İrade - Kudret - Kelam - Semi - Basar Sıfatlarıdır. Kâbe'nin dört yüzünün bulunuşu Efal - Esma - Sıfat - Zat boyutlarına işaret eder. Kâbe’yi izlerken onun muhteşemliğine dalmışken içimden gelen bir istekle ona doğru yürümeye başladım. Önce duvarlarına el sürdüm. Sırtımı, yüzümü sürdüm. Etrafında dolaşıp her bir yanına dokundum. Sonra yan duvarda bulunan tümseğe çıkıp hacerül esvede doğru yaklaşmaya çalıştım.. Yoğun bir kalabalık vardı.. Ağır ağır yaklaştım. Ve bir anda ona ellerimi sürdüğümü hatırlıyorum. Evet rüya değildi ve hacerül esved avuçlarımda idi. Ardından yüzümü sürdüm. Bir değil 2 kere yüzümü, gözümü sürdüm. Ona, mübarek taşa yüzümü sürdüm. Kâbe’nin kapısına tutundum. El yüz sürdüm. Ve sırtımı duvarına dayadım. Aslında kapı bir sembol. Kabe bir sembol. Kendimi Allaha dayadığımı, Ona sığındığımı hissettim. Hacerul esvedi kaldığım sure içinde bir kaç kez ziyaret ettim. Bunu nasip eden Allah azze ve celleye şükrettim. Gün oldu vakit namazlarımı Kabe-i muazzamanın hemen dibinde kıldım. Gün oldu bir kaç saf geride... Bazen Kâbe imamının hemen arkasında bazen de görevli güvenlik elemanları ve doktorlarıyla yan yana saf tuttum. Bazen de tavaf alanının gerisinde... Ama hepsinin tadı da bir başka idi. Bir gün Mescidi Haram'ın dördüncü kat terasında onu seyrederek kıldım. Ama hep rüya gibiydi. Çok şahane idi.. Seyrine ve kıldığım namaza doyamıyordum. Kâbe’ye duvarına dokunmak için çırpınan, Hacer–ül Esved’e ulaşmak onu öpmek için hayatını heba edercesine didinip çalışan ve diğer taraftan dönmeyi ihmal etmeyen hacılarımızın her dilde her türlü duayı yapmaları, Hacer–ül Esved’in hizasına geldikleri zaman ellerini Kara taşa doğru çevirerek selamlamada (istilamda) bulunmaları doyumsuz bir manzara arzediyordu. Hacer–ül Esved’i öpmek sünnet sevabını kazandırır. İnsanları değil ezip yaralamak, rahatsız etmek, onlara sıkıntı vermek ise kul hakkına tecavüz olduğundan bunu yapanlar haram işlemektedirler. Selamlama esas olduğuna göre uzaktan onu göreceğimiz bir yerden elimizi kaldırıp da selamlama da aynı sevabı kazandırdığına göre bu zulüm, bu istenmedik pozisyon ve tavırlar niye? Ya ruknu yemani köşesine ne demeli... Mübarek peygamber aleyhisselamın zaman zaman sırtını dayayıp dinlendiği mübarek taş... Kâbe’yi uzaktan görmek oldukça zor. Mahfillerin altında geçiyor ve binlerce insanın etrafında pervane gibi döndüğü bu kutsal yapıyla adeta büyüleniyoruz. Bütün Müslümanların dünyevi ayrıcalıklarından sıyrılarak tek bir bütün oldukları tavaf nehrine bir damla olarak katılıp döndükçe yükselen halet–i ruhiyeyle zirveye ulaşmaya çalışıyoruz Gündüzleri Kâbe’yi
insanlardan başka kırlangıçlar, Beyt-i Mâmur’un çevresinde dolanan
meleklerden ilhâm alan çaylaklar tavaf ediyor. Güneş battıktan sonra
Kabe’yi aydınlatan ışıklandırma direklerinin etrafını çekirge ve
böcekler sarıyor. Çekirge ve böceklerin Kabe’nin zeminine düşerek
ölmeleri sonucu her hangi bir kirlilik oluşmaması için zemin sürekli
temizleniyor. İngiliz destekli
isyancıların kuşatması altındaki Medine’nin müdâfaası sırasında,
açlıktan kırılma raddesine gelen askerlerimize gıda olmuşlardır.
Medine’nin teslim teklifi geldiği zaman, sadık, vefâlı komutan
Fahreddin Paşa, Hücre-i Saadete giderek eşiğine yüz sürmüş, “Yâ
Rasûlallah, ben sizi nasıl düşmana teslim ederim?” diye ağlayarak
gözyaşları dökmüştü ve aylarca Medine’nin savunmasını sürdürmüştü.
Cephane ve erzak tükenince son çare olarak askerlerimize kavrulmuş
çekirge dağıttırmıştı. Kabe’nin içi Kabe’nin içine girildiğinde, ilk olarak yapının içindeki ağaçtan inşa edilmiş üç sütun ile karşılaşılıyor. Birkaç adım ilerledikten, sonra Kabe’nin içi bütün sadeliğiyle gözler önüne seriliyor. Dışı taş, iç tarafı mermerden yapılı Kabe’nin iki iç duvarında 9 adet oyma, 1 adet de altın kabartma Ayet-i Kerime yer alıyor. Kapının önünde bulunan sütun ile orta sütun arasında işlemeli ve mavi renkli tahta sandık bulunuyor. Burada oymalı ve içinde tütsü yakılan tarihi bir ocak da yer alıyor. Tavandan başlayarak duvarların ortasına kadar mavi işlemeli kaplaması olan Kabe’nin içinde ayrıca, tarihi değere sahip metal zemzem testileri ile kandiller de var. Üç noktasında altın halkalar bulunan tahta sütunlar arasında gerilmiş metal ipe asılı bulunan testi ve kandillerin pek çoğunun Kabe’nin yapıldığı döneme ait. |