DİYANET BAŞKANI VE YARDIMCISININ
2004 YILI HAC DÖNEMİ
ARAFAT KONUŞMASI
Diyanet İşleri Başkanı
Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU’nun Arafat Konuşması
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Doç. Dr. Mehmet GÖRMEZ’in Arafat Konuşması
|
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU’nun Arafat Konuşması 31.01.2004
Allah’ın misafirleri, değerli kardeşlerim! Dinimizin en önemli ibadetlerinden biri olan hac için bizlere bu mübarek mekânda toplanmayı nasip eden Yüce Rabbimize hamd ederim. İslâm’ı bize tebliğ eden ve onu en güzel bir biçimde hayatında yaşayarak bize öğreten sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya salat ü selâm ederim. Onun gösterdiği yolda giden ve İslâm’ın tebligat ve talimatını nesilden nesile aktaran başta sahabe-i kiram ve İslâm âlimleri olmak üzere geçmiş kuşakları rahmetle yad ederim. Hepinizi sevgi ve saygıyla selâmlarım. Bu mübarek mekânlar, sıradan yerler değildir. Bu mekânlar, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem'in, Allah'a imanın en büyük mücadelelerinden birini vermiş ve ona tam teslimiyet göstermiş Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in ve ilâhî vahyin son halkası ve kemal noktası olan Hz. Muhammed’in peygamberlik davet ve mücadelesini verdiği yerlerdir. İşte bu topraklarda ve Yüce Allah'ın insanları en çok bağışladığı gün olan bu büyük günde hac ihramıyla Arafat’ta bulunmak, bir Müslüman için en büyük nimetlerden biridir. Hacılar için kullanılan Allah’ın misafirleri tabiri, Hz. Peygamberin hadislerinden alınmıştır. Hiç şüphesiz bundan daha şerefli bir misafirlik olur mu? Böyle bir misafirliğe kabul edilmek, büyük bir nasiptir. Bu misafirlik; bütün yakarışları duyan, dertlere derman veren, duaları karşılıksız bırakmayan, kendisine yönelen yakarışları engin rahmetiyle kuşatan Allah’ın misafirliğine kabul edilmektir. Sizler bu misafirliğe kabul edilmekle büyük bir nimete kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bugün, bütün Müslümanlar için önemli bir gündür. Arafat, insan hakları günüdür. Çünkü tarihe “Veda Hutbesi” olarak geçen ve Allah Rasulünün, on dört asır evvel yüz yirmi bini aşkın Sahabeye hitaben irad buyurduğu hutbe, bu bölgeden bütün dünyaya ilân edilmiştir. Kıyamete kadar insanlığa ışık tutacak evrensel insanî ilkeleri içeren bu temel insan hakları bildirgesinin, üzerinde durduğumuz bu yerde seslendirilmiş olması, burayı anlamlı kılan unsurlardan biridir. İnsanlar arasındaki haksız ayrıcalıkları temelden yıkan "Arap’ın, Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva ile yani gerçek dindarlık iledir.” sözü bu meydandan insanlığa duyurulmuş; böylece ırk ve sınıf temeline dayalı bütün anlayışlar İslâm tarafından reddedilmiştir. Bu bakımdan Arafat, her türlü ayırımcılığın yasaklandığı; can, mal, akıl, nesil, ırz, namus ve şeref güvenliği; inanç özgürlüğü, kadın hakları gibi temel insan haklarının ve evrensel ilkelerin bütün insanlığa duyurulduğu gerçek özgürlük ve eşitlik günüdür. Bugün, toplumları temelden sarsan her türlü ahlâksızlığın, haksız kazancın, emanete ihanetin, kan davasının yasaklandığı, toplumsal düzenin temeli olan adaletin ve hakkaniyetin hayatın bütün alanlarında tesis edilmesinin öneminin vurgulandığı bir gündür. İşte bu bakımdan değerli kardeşlerim, burada, bu büyük günde, Allah Rasulünün “Tebliğ ettim mi?” sesine candan kulak vererek “Evet, ey Allah’ın elçisi, sen tebliğ ettin, tebliğ görevini yerine getirdin. Senin mesajın bize ulaştı. Bundan sonra bu mesajı taşımak bizim görevimiz.” diyerek bu mübarek meydandan İslâm’ın bu temel ilkelerinin savunucusu ve taraftarı olmak azmi ve kararlılığı içinde ayrılmalıyız ki hac gibi ulvî bir ibadetin anlam ve gayesine ulaşmış olalım. Arafat, kardeşlik günüdür. Hacda eşitlik ve kardeşlik ruhunun zirvede yaşandığı yer Arafat’tır. Arafat, mahşerin bir temsilidir. Her yıl tekrarlanan bu temsilde makamları, mevkileri, sosyal statüleri, ırkları, renkleri ve cinsiyetleri ne olursa olsun hacca gelen bütün Müslümanlar, aynı elbiseler içinde İslâm’ın, insanları bir tarağın dişleri gibi eşit gören temel yaklaşımını temsili olarak gösterirler. Arafat’ta ortaya konulan eşitlik bilinci, İslâm kardeşliğinin bütün boyutlarını gösteren bir olaydır. Irkları, coğrafyaları, dilleri, renkleri ve kültürleri farklı, fakat imanları ve gönülleri bir, milyonlarca insanın bir araya geldiği bu büyük günde sizler, müminler denizinden bir damla olabilmenin hazzını yaşıyorsunuz. Arafat nefis muhasebesi yapma günüdür. İnsanlığımızı ve Müslümanlığımızı sorgulama günüdür. Allah’ın emir ve yasaklarına, Hz. Peygamberin örnek ahlâkına ne derece uyabildik? İslâm’ın güzelliklerini ne derece hayatımıza geçirebildik? Bugün bu sorular üzerinde de bir hayat muhasebesi yapma günüdür. Arafat, sabır ve metanet günüdür. Burada sabır ve metanet yüklenmeliyiz. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. Arafat; af, mağfiret, şükür ve zikir günüdür. Onun için Allah’tan af ve mağfiret dilemeli, bütün varlığımızla onu anmalıyız. Bugün bütün Müslümanlar, hatta bütün insanlar ve diğer varlıklar için şefkat ve merhamet günüdür. Bu bakımdan Allah'tan rahmet ve şefkat dilemeliyiz. İhramlı iken bu bilinç o derece yoğunlaşır ki, artık bırakınız kendi aramızda çekişmeyi ve kırıcı olmayı, diğer canlılara, hatta en küçük bir canlıya ve bir bitkiye bile zarar vermeyi düşünemeyiz. Ve nihayet bugün dua günüdür; yalvarış, yakarış ve yalnız ondan dileme günüdür! Hac görevini ifa eden kimselerin Allah katındaki değeri çok yüksektir. Bu sebeple Yüce Allah, onların içtenlikle yapacakları duaları geri çevirmez. Peygamber Efendimiz, "Hac edenler ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. Allah’a dua eder ve bağışlanma dilerlerse Allah onların dualarını kabul eder ve onları bağışlar." buyurmaktadır. Yüce Rabbimiz bizi çağırdı, biz de geldik. Şayet o nasip etmeseydi bizler burada olamazdık. Madem ki o, bize buralara gelmeyi nasip etti ve bizleri misafiri olarak kabul buyurdu öyleyse inanıyoruz ki misafirlerinin meşru ve samimi isteklerini asla reddetmeyecektir. Çünkü ondan daha iyi misafirlerine ikramda bulunabilecek birisi olabilir mi? İşte bu inanç ve duygularla Yüce Rabbimize yakaralım. Geçmişte bilerek bilmeyerek yaşadığımız manevî kirlerden bizi arındırması için Yüce Mevlâmıza niyaz edelim. Annemiz, babamız, ailemiz ve çocuklarımız, çevremizdeki insanlar, milletimiz ve bütün insanlık için dua etmeliyiz. Herkes için barış, huzur ve mutluluk dilemeliyiz. Dünyanın dört bir bucağında zulme maruz kalmış insanların kurtuluşu, tarih boyunca İslâm için en çok şehit vermiş bir milletin çocukları olarak, bu kutlu şehitlerin neslinden gelip de İslâm'dan sapma eğilimine girmiş olanların hidayet ve kurtuluşu, Müslümanların yeryüzünde adaletin ve hakkın temsilcileri olarak denge unsuru olmaları için dua etmeliyiz. Gücü yetenlerin farz olarak ömürlerinde bir defa yapacakları hac ibadetinin fazileti gerçekten büyüktür. Peygamber Efendimiz, “Kim Allah için hac eder de kötü söz ve davranışlardan sakınır ve günahlara sapmazsa -kul hakları hariç- annesinin onu doğurduğu günkü gibi günahlardan arınmış olarak (yurduna/geri) döner.” buyurmuştur. Hac yapmak kadar hacdan döndükten sonra, kazanılan güzel hasletlerin kaybedilmemesi de önemlidir. İnsanlar hacıyı örnek Müslüman olarak görmek isterler. Bu bakımdan buradan döndükten sonra olumsuz tutum ve davranışlarımızın çevremizde daha çok dikkat çekeceğini ve İslâm’ın aleyhinde propaganda malzemesi olarak kullanılacağını unutmamalıyız. Her Müslümanın görevi olmakla birlikte özellikle hacı, İslâm’ın güzelliğini yaşantısıyla fiilî olarak göstermelidir. Bu sebeple İslâm’a uygun olmayan tavır ve davranışlardan sakınmalıdır. Yalan, haksızlık, emanete hıyanet, bencillik, ahde vefasızlık, aldatma, kandırma, eksik ölçme ve tartma gibi gayrı ahlâkî tutum ve davranışlardan daima uzak durmalıdır. Hac bize, Müslümanların derdini dert edinme bilincini kazandırmalıdır. Çünkü Müslümanların derdini dert edinmeyen, onlardan değildir. Kâbe’nin etrafında, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da müminler denizinden bir damla olmak bizlere büyük bir inanç topluluğunun üyesi olma, müminlerle ortak kimliği paylaşma bilinci kazandırır. Bu yüzden hacının gönlünde kalbinde Müslüman kardeşine karşı, hatta bütün insanlara karşı en ufak bir kin, husumet ve nefret kalmamalı bütün dünyaya rahmet ve sevgi gözüyle bakabilmelidir. Hac eden kimse İslâm dininin doğup yayıldığı, vahyin indiği, Hz. Peygamber ve ashabının bin bir güçlük ve sıkıntılar içinde mücadeleler verdiği ve Hz. Âdem’den beri birçok peygamberin uğrak yeri olmuş kutsal toprakları ziyaret ederek hem diğer din kardeşleriyle hem de tarihle bütünleşir. Hac, kelime anlamı itibarıyla bir yönelişi ve amacı ifade eder. Bu yöneliş Hakka ve onun gösterdiği dosdoğru yola yöneliştir. Hacda yerine getirilen bütün fiil ve davranışları elbette Hz. Peygamberin gösterdiği ve yapılmasını istediği şekilde yapıyoruz. Hacda yapılan her bir ibadetin ve hac menasikinin bir anlamı vardır. Meselâ Arafat, İslâmî literatürde Hz. Âdem’le Hz. Havva’nın buluştukları ve Cenabı Hakkın “Tevvab: Tövbeleri çok kabul eden” sıfatının tecelli ettiği yer olarak bilinir. Yüce Allah’ın Âdem aleyhisselâmın tövbesini kabul etmesinin bir işareti olarak ilk anne ve babamızın burada buluşmaları, onların çocukları olarak bizler için çok anlamlı bir hatıradır. Bundan başka Hz. İbrahim’in ve oğlu Hz. İsmail’in de burada nice hatıraları vardır. Fakat en önemlisi, Arafat, biraz önce anlattığımız gibi kâinatın efendisi Hz. Muhammed’in (SAS) Veda Hutbesini irad buyurduğu yerdir. Mina’da Cemerata taş atma, hayatın şeytanî dürtülerine karşı bir kararlılık gösterisi, böyle anlayış ve eğilimlere karşı tavır alışın sembolik bir anlatımıdır. Kurban, Allah sevgisinin bütün sevgilerin üstünde tutulmasının ve Allah’ın dışında neye malik isek hepsinin, Allah yolunda feda edilebileceğinin göstergesi gibidir. Safa ile Merve arasındaki sa’y, Allah’ın rahmetinin en büyük tecellilerinden biri olan anne sevgisi ve şefkatinin, Hz. Hacer validemiz hatırasında canlandırılmasıdır. Kâbe’yi tavaf, Yüce Yaratıcıya yürekten bağlılığı; yalnızca ona yönelmeyi ve yalnızca onun huzurunda eğilmeyi temsil eder. Bir kimsenin veya topluluğun kendini ayrıcalıklı ve üstün görmesi, bencillik ve çıkarcılık İslâm kardeşliğinin en büyük engelidir. Ha ibadeti kişideki benlik ve bencillik duygusunu, gurur ve kibiri törpüleyen fiilî örneklerle doludur. Bunun temsili görünümü, en güzel şekilde Arafat’ta kendini gösterir. İşte burada, hep birlikte âdeta kefene bürünmüş vaziyette bir tarağın dişleri gibi eşit olmanın bilincini fiilî olarak yaşıyoruz. Bu, eşitlikten çok öte gerçek bir kardeşliktir. Bu, "Sizden biri, kendisi için istediğini kardeşi (yahut da komşusu) için de istemedikçe gerçek imana eremez." hadisindeki mananın gerçekleştiği ve fiilî olarak yaşandığı bir kardeşliktir. Hac, ruhta devrim meydana getirebilecek nitelikte bir ibadettir. Kişinin hayatını hac öncesi ve hac sonrası şeklinde ikiye ayıracak kadar insanın tavır, davranış ve anlayışı üzerinde etkili olabilecek bir ibadettir hac. İslâmî literatürde “hacc-ı mebrur”, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yapılan hac için kullanılan bir tabirdir. Hacc-ı mebrur, zihnen, kalben, fikren yanlış duygu, düşünce ve günahlardan arınma, temizlenme ve kurtulmayı ifade eder. Kişinin hacdan sonraki hâlinin hacdan öncekinden daha iyi olması, haccın makbul olduğunun işareti sayılmalıdır. Hac, müminin manevî dünyasında yeni bir pencere açmalı, kişinin hayatında olumlu bir gelişme meydana getirmeli ki, hacıdaki bu olumlu değişikliği görenler, hacca özenmelidir. Bu yüzden hacıların en çok özen göstermeleri gereken hususlardan biri, yanlış anlaşılmasına sebep olacak tavır ve hareketlerden uzak durmaktır. Hac, takvayı kuşanmaktır. Takva, manevî hayatın azığıdır. Hac, tüm dünyevî kayıtları ve kaygıları bir kenara bırakıp her şeyi arkasına atarak kefen misali bir giysi içerisinde Yüce Rabbimizin huzurunda olmanın zevkine erebilmektir. Bu vesileyle birkaç cümle ile de Medine ziyaretine de değinmek istiyorum. Hacca giden Müslümanların Medine-i Münevvere’yi ziyaretleri de çok anlamlıdır. Medine bir özlemdir. Medine’ye duyulan özlemin altında yatan, peygambere duyulan bağlılık ve sevgidir. Onun getirdiği değerlere duyulan hasrettir. Fakirlerin, kimsesizlerin, yoksulların, dulların, yetimlerin hiçbir zaman geri çevrilmediği makama; sevgi, ilgi ve cömertlik kapısına duyulan özlemdir. İnsana verilen değere, gönülleri doyuran hikmet kapısına duyulan arzudur. Peygamber sevgisi bambaşka bir sevgidir. Bu sevgi imanla yoğrulan bir sevgi olduğu için katıksızdır, şaibesizdir, duru ve saftır, berraktır. Bu sevgide dünya menfaatinin yeri yoktur. Peygamber sevgisinin en güzel örneklerini, Peygamberimizi dünya gözüyle gören, onu dinleyen, onunla beraber olan ve onu tanıma şerefine eren sahabede görüyoruz. Sahabe-i kiram Allah Rasulünü candan sevmişti. Hz. Peygamber onlara dünyalık bir şey vadetmiyordu. Ne beraberinde hazineler taşıyor ne de saraylarda oturuyordu. Tam tersine o dönemde onu sevmek, ona bağlanmak sıkıntı ve eziyetlere davetiye çıkarmak demekti. Sahabe ona biat ederken çok sıkıntılı bir hayatın kendilerini beklediğini biliyordu. Sayı itibarıyla çok az ve güçsüz idiler. Bütün bunlara rağmen onlar, Hz. Peygamberi katıksız bir sevgiyle seviyordu. Bu sebeple Hz. Peygamberi ve onun mescidini ziyaret sıradan bir ziyaret değildir. Hz. Peygamberi, onun güzel mescidini ve güzel şehrini böyle bir heyecanla ziyaret etmek gerekir. İslâm medeniyetinin temellerinin atıldığı, Hz. Peygamberin arkadaşlarının ve Ehli Beytinin yaşadığı ve pek çoğunun bağrında yattığı kutlu şehir Medine-i Münevvere bizlere katıksız bir peygamber sevgisi ve onun davetini taşıma azmi kazandırmalıdır. Arafat’ta içinde bulunulan zaman diliminin her dakikasının çok büyük kıymeti vardır. Bu değerli vakitleri faydasız konuşmalarla, lüzumsuz meşguliyetlerle ve pek gerekli olmayan eş dost ziyaretleri ile geçirip heba etmemeliyiz. Hele hele başkalarına sıkıntı ve eziyet vermekten, kötü söz ve davranışlardan, haklı bile olsak birtakım gereksiz tartışmalardan şiddetle sakınmalıyız. Sözlerden daha ziyade gönlün, ihlâsın ve samimiyetin ön plâna çıktığı paha biçilmez bu mübarek dakikalarınızı daha fazla meşgul etmek istemiyor ve haccın hayatımızda bir dönüm noktası teşkil etmesi, Cenabı Hakkın bundan böyle maddî ve manevî plânda İslâm'ın hizmetinde bir nefer olarak çalışmayı bize nasip etmesi ve inşallah burada nail olacağımız af ve mağfiretten sonra manen bizi kirletecek günahlardan uzak durma azim ve gayreti vermesi niyazıyla bu mübarek günün hepimize kutlu olmasını diliyorum.
****** Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet GÖRMEZ’in Arafat Konuşması 31.01.2004 HACCIN ANLAM HARİTASI
Ey Allah’ın misafirleri, aziz kardeşlerim; Bizleri burada, huzurunda bir araya getiren Yüce Rabbime hamdolsun! Sevgili Peygamberimiz, gerçek yol göstericimiz, gönüllerimizin sultanı Muhammed Mustafa’ya sonsuz salât ve selâm olsun! Sevgili kardeşlerim! Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştiniz. Daha önce belki defalarca kalbinizi oralara göndermiştiniz, hayalen tavaflar etmiştiniz. Ama şimdi ise Allah nasip etti, buradasınız. Kendi ayaklarınızla buraya geldiniz. Günde beş vakit yöneldiğiniz kıblenize, Kâbe’nize, kavuştunuz ve kendinizi keşfe karar verdiniz. Evinizden, yurdunuzdan, eşinizden, işinizden, çevrenizden, dostunuzdan ayrıldınız ve Hz. İbrahim’in, Hz. Muhammed’in (SAS) çağrısına karşılık vermek için buraya geldiniz. Yıllardır bunun için hazırlık yaptınız; yemediniz içmediniz, gezmediniz tozmadınız, tasarruflarınızı bir köşede biriktirdiniz; Allah’ın evini, Rasulünün doğup büyüdüğü, tevhit mücadelesi verdiği bu kutsal toprakları ziyaret etmek, hac etmek üzere bu yolculuğa hazırlandınız. Ama biliyorsunuz ki hacı olmak sıradan bir olay değildir. Büyük bir sınavdan, derin bir çileden geçip azgın bir ateşte pişerek eşsiz bir tanıklığın kıyısına varmaktır. İbadetlerimiz, Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Çünkü bunlar bizi Allah’a yaklaştırır. Hac, bir niyetin karara, bir kararın eyleme dönüşmesidir. Bir semboller haritasıdır hac ve bu sembollerdeki manaları bilerek karar vermektir. Yola çıkarken ailenizle, eşinizle, dostunuzla helâlleştiniz. Dünyada iken ölüm elbisesine, ihrama büründünüz. Ahirete, mahşer gününe gider gibi kefeninizi giydiniz. Bu kefen ihramdır. Şimdiye kadar kıymet ölçüsü olarak bildiğiniz her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlükleriniz ne varsa hepsi ihramın rengi içinde eridi ve sadece Rabbinize kul olduğunuzu gördünüz. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bir elbise! Bu elbise sizi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutladı. Yeşil bir yaprağa, yürüyen bir karıncaya, uçan bir sineğe bile zarar veremez oldunuz. Mikad bölgesine, harem bölgeye böyle bir elbiseyle bütün insanlarla eşitlenerek ve telbiye getirerek; “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” diyerek girdiniz; geldim, buyurun Allahım dediniz. Ayaklarınızda onun yolunun yorgunluğu, dudaklarınızda ona yakınlığın yankısı, gözlerinizde ona hasretin pırıltısı vardı. Yürüdünüz ve duaların eriştiği makama erdiniz. Yürüdünüz ve secdelerin biriktiği havuza aktınız! “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” dedikçe kâinatın sesi dudaklarından taştı! Sonra Kâbe’ye koştunuz. Bütün sembollerin merkezinde yer alan ve fizikî yapısı sade, ama manevî değeri çok yüce; Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e, Hz. İbrahim’den Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAS) doğru çok kadim, insanlık tarihi kadar eski bir merkeze; tevhit merkezine koştunuz! Kulluğunuzun keskin sıratlarla sınanacağı yere doğru uçtunuz. Bu uçuş size uzaklaşma duygusunu değil, yakınlaşma duygusunu yaşattı; gurbet değil, sıla oldu! Çünkü Kâbe’nin yüzü öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı geldi ki size; başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamazdı. Ona doğru koştunuz, ama kendinize, kendinizi aşarak sevgililer sevgilisine, Yüce Yaratıcıya vardınız. Allah’ın evini tavaf etmeye başladınız. Allah’ın evini, Kâbe’yi solunuza alarak; kalbinizi ona yakın kılarak, kalbinizi ona vererek tavaf ettiniz. Bakışlarınız her şartta kara bir taşın nuru ile buluştu. Kararan, taşlaşan kalpler bu nurla eridi. Düşündünüz; Peygamber Efendimiz bunun önünde durmuştu, sonra mübarek dudaklarıyla onu öpüp ağlamıştı. Bu taş hesap günü, o büyük gün gören gözünüz, konuşan diliniz, mutmain olmuş kalbiniz olur inşallah! Tavaf etmeye başladınız; zaman durmuş, mekân susmuş, siz ise ne yürüyor ne konuşuyorsunuz, âdeta sonsuzluğa doğru akıp gidiyorsunuz. Makam-ı İbrahimde Kâfirun suresini okuyarak tevhide ulaştınız, bir olanla birleştiniz. Bu ne büyük bir mutluluk! Safa ile Merve arasında sa’y ettiniz, kurtuluş suyunu aramak için tıpkı Hz. Hacer validemiz gibi koştunuz. Kimden kaçıp kime doğru koştunuz! Beşerî olandan ilâhî rahmete koştunuz. Nefes nefese bütün uzaklıkları yakınlaştırarak, Yüce Yaratıcının bize ne derece yakın olduğunu hissederek Safa ile Merve arasında koştunuz. Hz. Hacer validemizin telâşıyla umuda, Zemzeme koştunuz; ona kavuştunuz, ondan kana kana içtiniz. Birlik içinde yok olarak susuzluğunuzu gidermeye çalıştınız. Zemzem, Hz. Hacer validemizin susadığı yerde kevserdi. Onun mütevekkil kalbine akan bir ab-ı hayattı. Küçük İsmail’e, Hz. İsmail’e bir rahmet müjdesiydi. Babası Hz. İbrahim’in ayrılık ateşine ebedî bir serinlikti. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (SAS) dudağından âlemlere rahmet olarak taşan bir yağmurdu. Ve siz, bu suyu içtiniz. Varlığı-yokluğu, gurbeti-sılayı, kevseri-aşk ateşini, rahmeti-sonsuzluğu içtiniz. Ama sorumluluğu da içtiniz; insan olma sorumluluğunu, mümin olma sorumluluğunu içtiniz! Şimdi yolumuz uzaklaşa uzaklaşa Kâbe’nin sahibine yakın olma adına Arafat’a düştü. Arafat’tan Müzdelife’ye ve oradan da Mina’ya doğru gerçekleşecek bir akışa hazırlanıyoruz. Ulvî bir çağlayandan aşağı doğru akmak üzere basamak basamak yükseleceğiz. Bugün arife. Kâbe’den uzaklaşıp onun sahibine yakın olma günü. Hz. İbrahim’in kalbini kanatan Kâbe’den kopma günü. Hem ayrılık ham de vuslat günü. Bir duruş, bin duruluş ve diriliş günü. Yaratıcıyla muarefe günü. Cebel-i Rahme’nin eteğinde Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocukları, Hz. İbrahim’in davetlisi olarak şimdi Arafat’tasınız, Arafat’tayız. Arafat marifettir, marifetullahtır, Allah’ı bilmektir. Arafat bir mahşerdir. Ölüm elbisesini giymiş, sorguya hazır bir vaziyette Yüce Yaratıcıya yönelmek için toplanmaktır. Burada, Arafat’ta kendi kendinizi sorguluyorsunuz; hayata gelişin gayesini, bu hayatın sonunun ne olacağını, hatta giyim kuşama varana kadar değiştirerek, âdeta hayatın amacını yeniden sorgulama imkânı buluyorsunuz. Peygamber Efendimiz, “Dünyada her an yolcu gibi hareket et.” buyuruyor. Dünyada ebedî kalacakmış gibi değil, bir yolda olduğunu düşünerek hareket et. Sevgili kardeşlerim! Yarın akın akın Müzdelife’ye, Meş’ar-i Hareme gideceksiniz. “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” diyerek telbiye getireceksiniz. Yarın, beyaz güvercinler misali Meş’ar-ı Hareme doğru uçma zamanıdır. Arafat’ta gündüz kaldık, Meş’ar-ı Hareme yoluculuk gece ve karanlıkta olacak. Sınav hâlâ devam ediyor. Taşları Meş’ar-ı Harem toprağından bizzat kendi ellerinizle toplayacaksınız. Başkasından medet ummak boşuna! Taş toplarken elinizle yaptıklarınızı düşüneceksiniz. Hayatınız bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçecek. Gecenin karasında, kalplerin karasını aklamak için kendinizi unutup Rahmana yöneleceksiniz. Dua edecek, namaz kılacak, vakfe yapacaksınız. Günahlarınız ve pişmanlıklarınız için bir taraftan tövbe ederken, bir taraftan da onları defetmek, taşlamak üzere Mina’yı arzulayacaksınız. Gece boyu Müzdelife’de kalırken bakışlarınızı afaktan enfüse çevirmeniz gerekecek. Kulağınızda Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinden şu sözler yankılanacak: Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır! Mina’da Cemerat var, şeytan taşlama var. Mina zaten aşırı istek, arzu demektir. Günün ilk ışıklarının gecenizi ve gönlünüzü aydınlatmasıyla mahşerin kalabalığına karışma zamanı gelecek. Müzdelife’nin zahidi iken Mina’nın mücahidi olmaya çalışacaksınız. Yorgun bedenlere, çökmüş omuzlara, yaklaşan bayram sabahının muştusu imdat edecek. Göreceksiniz ki gece ay haccediyordu, gündüz ise güneş! Mina emniyet mekânı, sınavın sonucunu alacağınız mekândır. Sakın, o atmak için topladığınız taşları sadece taş sanmayınız. O taşlar, sizin bugüne kadar biriktirdiğiniz kusurlarınız, günahlarınız, kötülüklerinizdir. Şimdi o taşları atarken hem Şeytanı hem de kendi kötülüklerinizi taşlamış olacaksınız. Şeytanı ve kötülükleri uzaklaştırırken Rabbinize yakınlığı, kurbiyeti elde edeceksiniz. Bu kurbiyeti, kurbanla pekiştireceksiniz. Mina bayram sabahıdır, kurtuluş günüdür. Gözleriniz, bedeniniz yorgun, ama kalbiniz dipdiridir. Nefsin kötülüklerinden, dünyanın gelip geçiciliğinden, esaret zincirlerinden kurtulmak için şeytanı taşladıktan sonra Kâbe’yi tavaf edecek, Safa ile Merve arasında sa’y edeceksiniz. Artık sizin için bu bir bayramdır. Bayram günü müminlerin diriliş günüdür. O gün hacı olduğunuz gündür. Bayrama kavuştuğunuz için kurban keseceksiniz. İhramdayken bir otu koparmak yasaktı, şimdi Allah’a bağlılığın gereği bir canlıyı kurban edeceksiniz. Kurban ettiğin deve, koyun, inek değil; heva ve hevesiniz, şehvetiniz, iradenizdir. Onun rızası için hepsini kurban etmelisiniz ki bayramı yüreğinizde, yakınlığı öz benliğinizde hissedebilesiniz. Çünkü bu bayram Kurban Bayramı, bu bayram yakınlık bayramı, bu bayram kurbiyet ânıdır. Önce taş atacaksınız, attıkça paklanacaksınız. Bu da bir sınavdır. Sonra bir baş kurban edeceksiniz, can sınavından geçeceksiniz. Daha sonra tıraş gelecek; sembolik olarak kendi varlığınızın bir parçasını da kurban edeceksiniz. Kurban Bayramı haccın anlamını yaşayanların bayramıdır, velev ki çok uzak coğrafyalarda olsalar bile. Sizler burada, bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığınız güzellikleri gittiğiniz yerlere taşıyacaksınız. Kendi mekânlarınızda manevî bir kan dolaşımına sebep olacak, tertemiz kanlar olacaksınız. Damarlarda dolaşan taptaze kan! Daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimilerine hacılara hasret yolu gözükecek. Kimi hacılara ise hicret yolu. Değerli kardeşlerim! İşte bütün bunları hac ibadetiyle yaşayacaksınız. Siz böyle bir yola çıkarak yolda olduğunuzu gösteriyorsunuz. Böylece hac, sizin için bir yeniden diriliş provası oluyor. Şimdi haccı, bütün bu muhteşem sembollerle birlikte düşünelim. Evet, hac bir mahşerdir. Dünyada iken bir yere gidiyorsunuz, sembolik olarak kefeninizi giyiyorsunuz, Allah’ın huzuruna gidiyorsunuz, oradan mahşere çıkıyorsunuz, mahşerde bir sorgulamadan geçiyorsunuz! Sonra tekrar Allah’ın evine gidiyorsunuz, oradan da dünya hayatına, bu hayata geri dönüyorsunuz! Peygamber Efendimizin ifadesiyle annemizden doğmuş gibi; arınmış, temizlenmiş ve şuurlanmış olarak yeniden hayata dönüyorsunuz. Unutmayalım ki hac, aynı zamanda ilâhî aşka bir yöneliştir. Âşıkın maşuka doğru hareket etmesi, sevenin sevgilisine doğru gitmesidir. Bizim kültürümüzde sufîler, Kâbe’yle ilgili Kur’an’da ve Hadiste geçen bütün sıfatları insanın kalbi için kullanmıştır. Beytullah demişlerdir, Kâbe’nin adı Beytullah’tır. Çünkü Allah’ın tecelli edeceği en güzel mekân insan-ı kâmilin kalbidir. Yahut Beytulharam demişlerdir. Bunu da insanın gönlü için kullanmışlardır. Çünkü sevgiliden başkasının oraya girmesi haramdır, demişlerdir. Biliyorsunuz cemaatle kılınan namazda imamlar, yönünü cemaate dönerler. Kıbleyi, Kâbe’yi arkalarına alırlar. Sufiler der ki zaten bunun böyle olması gerekir; imamların arkasına aldığı bir Kâbe’dir, yönünü döndüğü cemaatte kaç kişi varsa o kadar Kâbe’dir. Çünkü gönül Allah’ın evidir. Bakınız bizim Yunus Emre’miz ne diyor:
Ak sakallı bir koca Bilinmez hâli nice Emek vermesin hacca Bir gönül yıkar ise
Yunus Emre der hoca Gerekse var bin hacca Hepisinden iyice Bir gönüle girmektir
Bu, haccın anlamını geri plâna atmak değildir. Hac kelimesindeki asıl gayeyi, şuurlu kararı ifade etmektir. Bir iki cümleyle de haccın sosyal boyutuna değinmek istiyorum. Birincisi, hac insanları ahlâklı kılmak için bir eyleme tâbi tutmaktır. Yüce Mevlâmız, hacda şehvet yok, öfke yok, kötülük yok, haklı olsan dahi tartışma yok buyuruyor. Bunlar, İslâm’ın günlük hayatta da bizden istediği hasletlerdir. Bu manevî ortamda bunları uygulamaya koyarak bir alıştırma yapıyoruz. Yarın evinize, yurdunuza bu hasletleri kazanmış olarak dönmüş olacaksınız. Biliyorsunuz vakfe haccın farzlarından biridir. Peygamber Efendimiz, “Elhaccu arefe” buyuruyor. Yani hac tanışma, bilişme ve muarefedir. Dünyadaki bütün Müslümanlar bir araya geliyorlar, tanışıyorlar, bilişiyorlar, evrensel bir kongre gerçekleştiriyorlar, birlikte hareket ediyorlar, aynı kelimeyi “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!” terennüm ediyorlar, her biri tevhit nehrinin bir damlası oluyor. Hac ibadeti diğer ibadetlere benzemez; bütün ibadetleri içinde toplar. O bir eğitimdir; tevhit eğitimidir, ahlâk eğitimidir, sosyal eğitimdir. Neyi niçin yaptığını bilmektir. Yüce Rabbimize dua edelim. Bütün kardeşlerimize bizim gibi haccı nasip etsin. Yolumuzu, kalbimizi aydınlatsın. Bizi, terk ettiğimiz cahilliklerimize geri döndürmesin. Bütün dünya Müslümanlarına aydınlık gelecek nasip etsin. İnsanlık İslâm’la kurtuluşa ersin. Rabbim haccımızı makbul eylesin, gayretimizi karşılıksız bırakmasın, günahlarımızı bağışlasın! Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver, bizi cehennem azabından koru, iyilerle birlikte cennete koy, hidayete erdikten sonra kalplerimizi saptırma; annemizi, babamızı ve bütün Müslümanları bağışla! Ülkemizi, cennet vatanımızı her türlü kötülükten koru. Milletimizin dirlik ve düzenini daim eyle. Velhamdu lillâhi rabbil âlemin... |